Rekabetçi kur Türkiye’nin dış ticaret açığı sorununu çözer mi?




Mustafa Özer

Son zamanlarda ulusal paramız ne yazık ki ekonomimizin ne kadar sağlıklı olup olmadığını belirlemede temel ölçüt haline gelen, başta ABD Doları ve Avro olmak üzere önemli para birimleri karşısında sürekli ve önemli oranlarda değer kaybetmektedir. Döviz kurlarında ortaya çıkan hareketlilik ile birlikte, ‘rekabetçi kur’ politikası ile Türkiye’nin kısa dönemde dış ticaret ve dolayısıyla cari açık sorununu çözüp çözemeyeceği sorusu tekrar tartışılmaya başlandı. Bu haftaki yazımızda, böyle bir politikanın bir karşılığı olup olmadığını değerlendirmeye çalışacağız. Ancak, değerlendirmelere geçmeden önce, meramımızı daha iyi anlatabilmek için  bazı önemli döviz kuru kavramlarını açıklayalım.

Önce döviz kuru ile başlayalım. Döviz kuru bir ülke parasının bir başka ülke veya iktisadi birliğin, örneğin Avrupa Birliği parası Avro gibi, parasına karşılık değerini ifade eder. Parite olarak da adlandırılan bu döviz kuru nominal döviz kurudur (NDK) ve piyasada geçerli kurdur. Örneğin Dolar kuru 7.94 dediğimiz zaman kastedilen nominal Dolar kurudur ve 1 ABD Doları karşılığı Türk lirası miktarını gösterir. ABD Doları/Türk lirası şeklinde ifade edilir. Nominal döviz kuru hesaplanırken, iki ülkenin enflasyon oranları dikkate alınmaz. Nominal döviz kurları enflasyondan arındırıldığında reel döviz kuru (RDK) elde edilir. Bu nedenle RDK fiyat düzeyi değişmeleri dikkate alınarak hesaplanan ulusal paraların değeridir ve gerçekte satın alma gücümüzü gösterir. Yani, tüketicinin bir malı satın almak için ödeyeceği değeri gösterir[1]. Reel kur arttığında, yabancı mallar bizim için ucuzlarken; azalması durumunda bizim mallar yabancılar için ucuzlamış olur. Bir ülkenin parasının rekabet gücünü, o ülkenin dış ticaret performansını değerlendirebilmek için, ticaret yaptığı ülke paralarına göre parasının değerini ölçen efektif döviz kurları kullanılır.

Efektif kurlar da nominal ve reel efektif döviz kuru olarak ikiye ayrılır. Nominal efektif döviz kuru (NEK), Türk Lirası (TL)’nın, Türkiye’nin önemli dış ticaret ortağı ülkelerin (44 ülke) para birimlerinden oluşan sepete göre ağırlıklı ortalama değeri iken; reel efektif döviz kuru (REK), NEK’nin enflasyondan arındırılmış halidir. REK’yi hesaplayabilmek için önce NEK hesaplanır. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından 1994 yılından beri kullanıma sunulan REK, tüketici fiyatları endeksi (TÜFE), üretici fiyatları endeksi (ÜFE) ve birim işgücü maliyetleri bazlı olarak üç farklı şekilde hesaplanmaktadır. En yaygın kullanılanı TÜFE bazlı REK’dir.Tüfe bazlı REK endeksinde 100 referans değerdir. Endeks değerinin 100 olması ulusal para ile dış ticaret yapılan ülkelerin paraları arasında bir eşitlik olduğunu gösterir. Eğer endeks 100'ün üzerinde değer alırsa Türk Lirası değerlenmekte (ucuz döviz) demektir. Bu durumda, Türk malları yabancılar için pahalı hale gelirken, yabancı mallar bizim için ucuzlamış olur. Bunun sonucunda ithalatımız artar ve ihracat-ithalat farkını gösteren net ihracatımız azalır. Dış rekabet gücümüz düşer. Değerli TL (ucuz döviz), dış ticarete konu olamayan, sadece iç piyasaya üretim yapan sektörlerin gelişmesine katkı yaparken, ihraç malları üretimini olumsuz etkiler. Bunların yanında ucuz döviz, Türkiye’de ‘sahte’ bir cennet de yaratır.

Artan ithalatla birlikte artan vergi gelirleri bütçe açığının azalmasına, başta müteahhitler olmak üzere yeni zenginler yaratılmasına, bankaların daha güçlü mali yapılara ulaşmasına, yurttaşlarımızın ve iktidar sahiplerinin (ilk defa buzdolabı alarak, otoyolda son derece lüks otomobillerle 200 km hızla araba sürerek, lüks otellerde tatiller yaparak, sık sık yurt dışı ziyaretlere giderek, yat ve katlar alarak ve lüks hastanelerde tedavi görerek!...) ‘destanlar yazmasına’ olmasına neden olur. Ayrıca ucuz dövizin kerametiyle enflasyonda nispeten iyileşme sağlayabilir, kapasitenizin üzerinde (el parası ile) yatırımlar yapabilir, dünyanın en uzun köprülerini, en büyük baraj ve havalimanları ile hastanelerini inşa edebilirsiniz. Har vurup harman savurmak için en uygun ortam yaratılmış olur. Bunun sonucunda büyüme ihracata değil iç tüketime bağlı hale gelir, cari açık kronikleşir. Endeksin 100'ün altında bir değer alması durumunda ulusal paramız değer kaybeder (pahalı döviz); ama rekabetçi hale gelir. Bu da ihracatımızı artırıp, ithalatımızı azaltır. Yani dış ticaret açığını azaltma yönünde etki yaratır. 

Aşağıdaki grafikte 1994 yılından beri TÜFE bazlı REK’nin gelişimi yer almaktadır.

Kaynak: TCMB

Grafiği incelediğimizde ilk gördüğümüz, Türkiye’de ‘işlerin nispeten yolunda gittiği dönemler’, hep TL’nin aşırı değerli (endeksin 100’ün üzerinde olduğu dönemler) olduğu dönemlerdir. Endeks 2001 krizini izleyen dönemden başlamak üzere 2016 yılının 10. ayına kadar hem referans hem de trend çizgisinin üzerinde yer almıştır. Bu sayede Türkiye uluslararası piyasalarda rahatlıkla fon bulabilmiş, fiyat istikrarı ve finansal istikrar bu sayede belli ölçülerde sağlanmaya çalışılmıştır. Ama bu dönemler genellikle çok acı bedelleri olan finansal krizler (1994 ve 2000-2001) ile bitmiştir. Endeks nihayet bu yılın Eylül ayında, hesaplandığı günden bugüne olan en düşük düzeyine inmiş ve 62.21 değerini almıştır. Bir anlamda ulusal paramızın satın alma gücünü gösteren bu endeksin bu düzeylere inmesi, çoğu çevrelerce rekabet gücündeki artışın ve dolayısıyla da dış ticaret ve cari açığı azaltma yönünde önemli bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu görüşlerin ne denli nesnellikten uzak olduğunu ve Türkiye ekonomisinin kendine has yapısal özellikleri ve sorunlarıyla örtüşmeyeceğini söylemek çok da zor olmayacaktır. Bunun için aşağıda ürettiğimiz grafiği dikkatlice incelemek yeterlidir.

Kaynak: TCMB

Grafiğin bize verdiği temel mesaj şudur: Egemen iktisat öğretisinin aksine, Türkiye’de rekabetçi kurun ihracatı teşvik edici, ithalatı ve dolayısıyla dış ticaret açığını azaltıcı etkisi çok sınırlıdır ve hatta çoğu zaman dış ticaret açığını artırıcı etki yaratmaktadır. Bu nedenle, rekabetçi kur politikası ile kısa vadede dış ticaret açığının azalacağını ummak abesle iştigal etmektir. Daha önceki yazılarımda sıkça vurguladığım gibi, 1980’den beri uygulanan neo-liberal politikilar ile Türk sanayisi tamamen dışa bağımlı hale gelmiştir. Hammadde (ara malı) ithal etmeden üretemeyen bir imalat sanayimiz vardır. Ulusal paramız değer kaybettikçe uyarılan ihracat, sanayinin dışa bağımlı olması nedeniyle daha fazla ara malı ve hammadde ithalatı ile artmaktadır. Hatta fiyat değişmelerine karşı daha az duyarlı olan (teknik deyimiyle fiyat esnekliği düşük olan) enerjiye bağımlı olmamız nedeniyle, lthalat artışı, ihracat artışının çok üstünde gerçekleşmekte (bugünlerde olduğu gibi) ve dolayısıyla dış ticaret ve cari açığımız artmaktadır. Üstelik birçok bilimsel çalışma, ara malı ithalatının döviz kuru değişmelerine duyarlı olmadığını, sermaye malları ile tüketim mallarının daha duyarlı olduğunu göstermektedir. Zaten uzunca bir zamandır düşen sabit sermaye yatırımları, rekabetçi kur ile daha da düşecek ve ekonomimizin üretim artışı ve istihdam yaratma kapasitesi daha da düşecektir. En azından mevcut yapıda rekabetçi kurun dış ticaret ve cari açığı azaltmada güçlü bir araç olamayacağı çok açıktır. Yapılması gereken, yeni bir planlı sanayileşme politikası ile sanayimizin dışa bağımlılığını azaltmaktır. Bunun için verimlilik artışına dayalı, ihracata dönük teknolojisi olabildiğince yüksek imalat sanayi ürünleri üretecek bir iktisadi yapı inşa etmek gerekir. Bu da kamucu, daha iyi bir kurumsal düzen yaratacak, üretimden yana geliri daha adil üleştirecek siyasi kadroların iktidara taşınması ile mümkündür.


[1] ABD Doları ile Türk Lirası arasındaki reel döviz kuru, RDK = Türkiye fiyat düzeyi (TÜFE)/(NDK *Yabancı ülke fiyat düzeyi).